Özel Arama
.: Ekim 2010

31 Ekim 2010 Pazar

Allahtan

Bektaşi, her ne olursa "Allah’tan" dermiş.
Bir gün külhanbeyin biri, bu Bektaşi’nin ensesine, sultani bir sille aşketmiş. Bektaşi arkasına dönünce külhanbeyi ; 
-Baba efendi, ne bakıyorsun, Allah'tan, demiş. 
Bektaşi hiç düşünmeden şöyle seslenmiş : 
-Doğru be imanım! 
-Ben de Allah'tan olduğunu biliyorum ama, hangi pezevengin eliyle yaptırdığını merak ettim de, ona bakıyorum.

Bektaşi Fıkrası

Bektaşi’yi, üzerinde rakı şişesiyle yakalayınca “ramazan günü rakı içiyor”diyerek kadının karşısına çıkartırlar. 
Bektaşi yemini billah etmektedir:
-”Kadı efendi vallahi içmiyordum, sadece üzerimde taşıyordum, sorun bakalım içerken görmüşler mi?”
diye direnirse de ne kadıyı nede yanındakileri ikna edemez. 
Kadı son olarak kesin bir dille; 
-“Üzerinde taşıyorsan mutlaka içiyorsundur da” demiş.
Bunun üzerine Bektaşi:
“Kadı hazretleri, eğer içmeden taşımak suç ise, sizde zina aleti taşıyorsunuz, sizin masum olduğunuz ne malum.” der.

Bektaşi Kimdir ?

Bektaşi, Nasrettin Hoca gibi, bir tek birey değildir. Bektaşi, bir halkın felsefesinin, yaşantısının, imecesinin tek bir kişide simgelenmesidir.

Bektaşi fıkralarını oluşturan ana unsur, Bektaşi’nin almadığı abdesti, kılmadığı namazı, tutmadığı orucu, içtiği içkisidir. Ve yapmadığı ibadetlerin, içtiği içkinin derdi sofuları almış, Baba Erenler ise ince zekası ile sofulara cevap yetiştirmekle meşguldür. Fıkraların büyük çoğunluğu böyle doğmuştur. 

Baba Erenler, inançsız değildir.Onun yerdiği, dinin biçimci anlayışıdır. Hurafelere inanmaz, inancının sorgulanmasından hoşlanmaz, inancı gösteriş vasıtası yapanlardan hazzetmez, Bektaşi’nin garezi dine değil, dini zorlaştırana ve korku unsuru, gösteriş unsuru yapanadır. Hele ki imanının hesabını soranın vay haline!

Birçok Bektaşi fıkrasında kadı vardır. Kadı ile Bektaşi’nin yıldızları bir türlü barışmaz. Dini vecibelerini yerini getirmemek suçuyla(!) sık sık kadının karşısına çıkan Bektaşi, nüktedan cevaplarıyla kadıyı nakavt eder.

Ne kusursuz insan ara, ne de insanda kusur…

Günün birinde yolu bir dergâha düsen kendi halinde bir adam, dergâhta, bir Mevlevi ile bir Bektaşi"nin sohbet ettiklerini görünce yanlarına yaklaşır. Kendini tanıtır ve dergâhı merak ettiğini, nasıl zikir edildiğini izlemek için geldiğini söyler.
Erenler başlar adama çeşitli nasihatlerde bulunmaya, her biri kendi yolunu mümkün olan en tatlı dille anlatmaya çalışır.
Adam bir yandan onları dinlerken, bir yandan da gözleri onların giysilerine takılır.
Mevlevi'nin giydiği kıyafette kollar o kadar geniş ve uzundur ki hem içine üç kişinin birden kolu sığabilir, hem de uzun olduğu için yalnızca kolları değil, elleri de kapatmaktadır.
Bektaşi'nin kıyafetinde ise tam tersi bir durum vardır.
Elbisenin kolu daracıktır, neredeyse tene yapışmıştır; üstelik kısa olduğu için, eller ta bileklere kadar açıktır.
Bu duruma hayret eden adam, sebebini öğrenmek ister.
Büyük merakla, önce Mevlevi'ye sorar:
"Pirim, kıyafetinizin kolları neden o kadar geniş ve uzun; bunun özel bir sebebi var mı?"
Mevlevi hiç beklemediği bu soru karşısında oldukça şaşırır.
İki kolunu da biraz yukarıya kaldırır, sonra ellerini birleştirerek kollarını daire sekline getirir ve şöyle der:
"Evet, özel bir sebebi vardır. Çünkü biz insanların günahlarını, ayıplarını, kusurlarını örteriz. Başkaları görmesin diye üzerini kapatırız."
Yanıttan oldukça hoşnut olan adam ayni merakla bu kez Bektaşi"ye döner:
"Peki ya siz, pirim? Sizin kıyafetinizin kolları neden bu kadar dar ve kısa?
Siz insanların günahları ve ayıplarını örtmez misiniz?"
Bektaşi kendi kollarına bakar, birkaç saniyelik bir dalgınlıktan sonra gülümser ve adama bakarak şöyle der:
"Biz mi? Bizim geniş kıyafetlere ihtiyacımız yoktur.
Çünkü biz insanların günahlarını ve kusurlarını görmeyiz."

ÖZETLE:
Seveceksen öylece sev.
Ne kusursuz insan ara, ne de insanda kusur.
Birincisini zaten bulamazsın, ikincisinde ise, bulduğun her kusur, öğrendiğin her ayıp sahibini değil, seni çirkinleştirir. 
Her ikisi de seni mutsuz eder. 
Birincisini bulamadığın için, ikincisini ise bulduğun için mutsuz olursun…
Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilirler. [Mevlâna]
Yaşam paylaşmakla.. . 
Hayat sevince güzel…




29 Ekim 2010 Cuma

Bakış açınızı ne kadar geniş tutarsanız, doğruya ulaşmanız o kadar hızlı olur.



Amerika'da ünlü bir avukatın kaybettiği tek dava.... 
Ünlü bir futbolcu karısını öldürmekle suçlaniyordu. 
Futbolcu yakalanmıştı. 
Ama karısının cesedi ortada yoktu. 
Duruşma Amerikan filmlerindeki gibiydi. 
Futbolcu sanık sandalyesinde oturuyordu. 
Kucak dolusu parayla tuttuğu avukatı jüriyi ikna etmeye uğraşıyordu: 
'Sayın jüri üyeleri, müvekkilimin suçsuz olduğuna yürekten inanıyorum. 
Buna az sonra sizler de inanacaksiniz. 
Neden mi? 
Bakın, şimdi 1' den 10' a kadar sayacağım ve müvekkilimin öldürdüğü iddia edilen karisi bu kapidan içeri girecek... 
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10...' 
Bütün jüri kapıya döndü. 
Kimse girmedi içeri. 
Avukat bir savunma dahisiydi, öldürücü hamlesini yaptı : 
'Bakın, siz de kadının öldüğüne inanmıyorsunuz. 
Çünkü hepiniz içeri girecek diye kapıya baktınız. 
İşte kararı buna göre vermenizi talep ediyorum.
' Ancak jüri ünlü futbolcuyu suçlu bulduğunu bildirdi ve dava bu şekilde sonuçlandı. 
Mahkeme çıkışında avukat, bayan jüri başkanına yaklaştı : 
'10' a kadar saydığımda siz de diğer üyeler gibi kapıya bakmıştınız. 
Neden böyle bir karara imza attınız?' 
'Doğru' dedi jüri başkanı; 
'Ben de kapıya baktım, ama müvekkiliniz kapıya bakmıyordu!..' 
NOT:En iyi analist herkes bir noktaya bakarken, o noktaya yönelen bakışları izleyen kişidir...

28 Ekim 2010 Perşembe

DUMUR

Garanti Bankası'nda kredi başvurusu yapacak bir adam personele sorular sormaktadır.

Personel: 
"4440... numarayı arayıp 6-1 ve 2 tuşlarına sırasıyla basarak kredi başvurunuzu yapın.sonra gelin"
Adam: 
"6,1 veya 2 tuşuna basacağım öyle mi? peki 3'e bassam birşey olur mu"

ÇİZİLMİŞ MUTLULUK RESMİ


ANLADIM

Maxicep.com - Can YÜCEL - AnladımBunca zaman bana anlatmaya çalıştığını, kendimi bulduğumda
anladım.

Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım..

Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil..
Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım.

Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..

Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını anladım..

Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..

Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği
acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım..

Fakat,hakkedermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..

Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
Yüreğini avucuma koyduğunda anladım..

''Sana ihtiyacım var, gel ! '' diyebilmekmiş güçlü olmak,
Sana ''git'' dediğimde anladım..

Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş
sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım..

Sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl
ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..

Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş
pişman olmak,
Gerçekten pişman olduğumda anladım..

Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..

Ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün
affedilmeyi,
Beni affetmeni ölürcesine istediğimde anladım..

Sevgi emekmiş,
Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar
sevmekmiş...

CAN YUCEL

hyrnm sana

Korkmuyorum
Ruhumdaki fırtınada boğulmaktan
Karanlıkta yollarımı kaybetmekten
Biliyorum kurtarırsın beni sen
Işığım deniz fenerim
Işığım sana aşığım

27 Ekim 2010 Çarşamba

BU KADAR SEVEBİLİRMİSİNİZ?


Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...

Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adama "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep...

Bazen  eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak...."  Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya  koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....

Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık...."

Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..."

Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...

Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...."
"Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...

Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle...

İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.

Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: "Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldğını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..."  Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni  istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:
"Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım...."

Eflatun'a iki soru sormuşlar:

Birincisi;  "İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan davranışları nelerdir?
Eflatun tek tek sıralamış:
"Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler.
Ne var ki çocukluklarını özlerler.
Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler.
Ama sağlıklarını geri almak için para öderler.
Yarından endişe ederken bu günü unuturlar.
Dolayısıyla ne bu günü ne de yarını yaşarlar.
Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar.
Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler."
 Sıra gelmiş ikinci soruya; 
"Peki sen ne öneriyorsun?"
Bilge yine sıralamış:
"Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın.
Yapılması gereken tek şey sadece kendinizi sevilmeye bırakmaktır.
 
ÖNEMLİ OLAN; HAYATTA EN ÇOK ŞEYE SAHİP
OLMAK DEĞİL, EN AZ ŞEYE İHTİYAÇ DUYMAKTIR."




RÂBÎAİ ADEVİYYE

Bir gün namazda iken evine hırsız giren Rabia: 
Namazını bitirinceye kadar hırsızın birşey bulamayıp eli boş döndüğünü anlayınca seslendi:
"Ey muhtaç adam, bari ibrikteki sudan abdest alıp iki rek'at namaz kıl da, emeğin büsbütün boşuna gitmesin..."
Hırsız şaşırmış, korkuyla karışık bir ruh haline kapılmıştı: 
Hemen abdest alıp orada namaza durdu:
Rabia bundan sonra ellerini kaldırıp dua etti:
"Yâ Rab, bu muhtaç, benim evimde alacak birşey bulamadı, onu senin kapına gönderdim. 
Sen elbette benim gibi değilsin. Onu boş çevirmezsin..."
Namazı bitiren hırsızın, tevbe, istiğfar etmeye başladığını duyunca; bu defa da şöyle yalvardı: 
"Yâ Rab; bu adam kapında birkaç dakika bekledi hemen kabul ettin, ama bu âciz, bütün ömür boyu kapındayım, hâlâ böyle kabûl edilemedim..."
Kulağına gelen ses şöyleydi: "üzülme, onu senin hürmetine kabul ettik..." 



 


İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır;

1- Niyetin saf olması 
2- Ruhsal farkındalık 

23 Ekim 2010 Cumartesi

Aile Toplantılarının Önemi

Aile içinde keyifli bir şekilde yaşamak ve karşımıza çıkan sorunları başarıyla çözebilmek için daha farklı bir yöntem izlememiz gerekir.
Aileyi ilgilendiren bir sorunda başarılı bir çözüme ulaşmanın ön şartı, konuyla ilgili herkesin bir araya gelmesi ve görüşlerini rahatlıkla dile getirebilmesidir.
Bu şu anlama geliyor; aile kendine zaman ayırmalıdır.
Bunun için psikolojinin önerdiği yöntem "Aile Toplantıları"dır.
Bu toplantıda, ailenin tüm bireyleri, belirli konuları paylaşmak için haftanın belirli bir gün ve saatinde bir araya gelir.
 Konusu Ne Olabilir……….?
Bu gün ve saat, önceden her bir üyenin fikri alınarak belirlenir ve bir takvime bağlanır. Böylece toplantılarda demokratik katılım ilkesi bu noktadan itibaren uygulanmaya başlamış olmaktadır.
-Sorunlar,
-Zıtlıklar,
-Zorluklar,
-Üzüntüler,
-İleriye dönük projeler vb. konular, bu toplantıda ele alınır.
Bunlara Dikkat Edin……..!
İlk toplantıdan itibaren kararlar hep birlikte alınmalıdır.
Başlangıçta toplantıların kısa tutulmasında fayda vardır.
Toplantı sonrasında beraberce yemek veya tatlı yemek gibi faaliyetlerle olayı daha sıcak ve eğlenceli kılabilirsiniz.
Aile toplantılarının sadece sorunların konuşulduğu bir ortam haline gelmesinden de kaçınmak gerekir.
Toplantıların bir dayatma olarak algılanmasından kaçınmalı, son sözü her zaman aile üyelerinin hep birlikte söyleyeceğini önemle vurgulamalısınız. Örneğin aile her hafta toplanmak istemeyebilir, bazı uygulama örneklerindeki gibi sekreter, başkan seçmek istemeyebilir.
Aile toplantılarının en önemli özelliği, kararların sadece anne baba tarafından değil, demokratik bir şekilde, çocukların da katılımıyla hep birlikte verilmesi esasıdır.
Hiç kimsenin kaybetmemesi, herkesin kazanabilmesi için toplantılarda verilen karara "hayır" diyen olmamalı herkesin onayı alınmalıdır.
Oylama yapılmamalı herkes için uygun olan çözümde uzlaşıncaya kadar konu ele alınmaya devam edilmelidir, çünkü oylama yapıldığında bir taraf kazanırken diğer taraf kaybedendir.
Eğer toplantıda görüşülen konu üzerinde uzlaşma sağlanamazsa bir sonraki toplantıda tekrar görüşülebilir.
Nerede Yapılırsa En İyi Sonuç Alınır……..?
Bu toplantılar aynı zamanda gezi, tatil ve alışveriş gibi planların yapıldığı, ailenin birlikte işbirliği havasında hoşça zaman geçirdiği bir yer olmalıdır.
Faydası Ne……?
Kendilerini ifade etmelerine fırsat verilen çocukların;
-Özgüveni artar,
-Yaşamlarını denetleyebildikleri düşüncesi ile birlikte bağımlılıktan kurtulurlar
-Sorumluluk alma konusunda daha istekli ve başarılı olurlar.
-Kendilerini aile içinde kararların alınmasında, kuralların konulmasında büyüklerle eşit oranda söz hakkı olan, bir ekibin etkin üyesi bireyler olarak duyumsarlar.
- Ailenin tüm üyelerinin demokratik katılımıyla gerçekleşen bu toplantılarda alınan kararlar daha niteliklidir
- Çünkü bu tarz bir uygulama sonucunda herkesin fikri alınıp herkes için uygun olan kararda uzlaşılır. Yani kazananlar ve kaybedenler yoktur
-Aileyi ilgilendiren problemlerin çözümünü sağlamanın yanı sıra çocukların toplantı süreci içinde insan ilişkileri konusunda deneyim kazanmasına da fırsat sağlayan bir eğitim ortamıdır
Bu tarz demokratik bir ortamda yetişen çocuklarda;
-İç disiplin gelişir
-Problem çözme becerileri gelişir.
Olmazsa Ne Olur……..?
Çoğu ailede bu konuşmalar, bir görüş alışverişi ve bunun sonucunda bir karara varmaktan çok, üyelerden birinin, genellikle de anne/babanın çocuklarıyla ilgili konularda aldığı kararları çocuğa bildirmesi şeklindedir.
Böylesi durumlarda, görüşünü dile getiremeyen ve alınan karara uymak zorunda kalan birey;
- Kendisini baskı altında hisseder.
-Aile üyeleri arasındaki sıcak ilişki bozulur,  
-Baskılanan kişinin özgüvenini zedelenir.
-Ayrıca, sorunun çözümü de güçleşir, çünkü kararda söz sahibi olmayan üye, doğaldır ki, benimsemediği bir çözüm için yeterince uğraşmayacaktır.
-Aynı sorunlar tekrar tekrar gündeme gelecek ve belki de kolayca çözümlenebilecek bir konu sürüp giden bir probleme dönüşecektir.
Anne ve Babanın Dikkat Etmesi Gerekenler.
Aile toplantılarında aynı zamanda anne–babanın doğru bir şekilde rehberlik yapması önem kazanıyor.
Anne-babalar çocuklarına doğru bir şekilde model olabilmek için insan ilişkileri ve etkili iletişimin ilkeleri konusunda önce kendilerini bilgilendirip eğitmelidirler.
-İletişimin;
-Dinleme,
-Anlama,
-Karşıt fikirleri kabul etme,
-Saygı gösterme,
-Olumsuz duygu ve düşünceleri suçlama,
-Yargılama ve eleştiri yapmaksızın ifade edebilme gibi temel ilkeleri anne baba tarafından etkili bir şekilde kullanılabilmelidir.
 Toplantılarda başlangıçta çocukların sorunlarının ele alınmasında fayda vardır. Dinlenildiğini ve anlaşıldığını gören çocuklar yetişkinleri dinleme ve anlamada daha istekli olurlar.

22 Ekim 2010 Cuma

Acele karar vermeyin..

      
        Öykü ünlü Çin düşünürü Lao Tzu'nun zamanında geçer... Lao Tzu bu
        öyküyü çok sever, anlatırmış...
        Köyün birinde yaşlı bir adam varmış. Çok fakir... Ama kral bile onu
        kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki... Kral at
        için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam
        satmaya yanaşmamış... 'Bu at, bir at değil benim için. Bir dost. İnsan
        dostunu satar mı?' dermiş hep...
      
        Bir sabah kalkmışlar ki, at yok... Köylü ihtiyarın başına toplanmış.
        'Seni ihtiyar bunak! Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları
        belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.
        Şimdi ne paran var, ne de atın' demişler. İhtiyar 'Karar vermek için
        acele etmeyin' demiş. 'Sadece 'At kayıp' deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan
        ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir
        talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu
        olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.'
        Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler.
      
        Aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş... Meğer
        çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12
        vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp
        ihtiyardan özür dilemişler. 'Babalık' demişler. 'Sen haklı çıktın.
        Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu
        senin için. Şimdi bir at sürün var.' 'Karar vermek için gene acele
        ediyorsunuz' demiş ihtiyar. 'Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.
        Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz
        bilmiyoruz. Bu daha başlangıç... Birinci cümlenin birinci kelimesini
        okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?' Köylüler bu
        defa açıktan ihtiyarla dalga geçmemişler ama, içlerinden 'Bu herif
        sahiden gerzek' diye geçirmişler.
      
        Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek
        oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul
        şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler
        ihtiyara... 'Bir kez daha haklı çıktın' demişler. 'Bu atlar yüzünden
        tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası
        da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın' demişler.
        İhtiyar 'Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz' diye cevap
        vermiş. 'O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu.
        Ötesi sizin verdiğiniz karar... Ama acaba ne kadar doğru? Hayat böyle
        küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla
        bildirilmez.'
      
        Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış.
        Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış.
        Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün
        gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın
        kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp
        köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara
        gelmişler. 'Gene haklı olduğun kanıtlandı' demişler. 'Oğlunun bacağı
        kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye
        dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil,
        şansmış meğer.' 'Siz erken karar vermeye devam edin' demiş, ihtiyar.
        'Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim
        oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih,
        hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.'
      
        Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış: 'Acele karar vermeyin. O
        zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına
        bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması
        halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi
        durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme
        halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla
        sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken,
        başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin
        hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.'

      
      



17 Ekim 2010 Pazar

Metaforlar bazen fıkra olarak karşımıza çıkar

Bir gün Hoca sallana sallana yolda yürürken, biri arkadan ensesine kuvvetli bir tokat atar. 
Hoca neredeyse yere düşecek. 
Hoca hiddetle,

-Ne cüretle vuruyorsun!

Genç adam, biraz ukala bir tavırla, kısaca özur diler. Küçük bir hata yaptığını, Hoca’yı bir arkadaşına benzettiğini söyler. Ayrıca, Hoca’nın küçük bir tepeyi dağ haline getirdiğini belirtir.

Bunun üzerine, Hoca’yı mahkemeye gitmekten başka hiçbir şey tatmin etmez. 
Hoca ısrarlıdır ve genç adamın kabul etmekten başka çaresi yoktur. 
Kadıya giderler.

Kadı her iki tarafı da dinler. 
Ancak kadı genç adamın arkadaşı olduğundan, onu müşkül durumdan kurtarmanın çaresine bakarken, Hoca’yı da yumuşatmaya çalışır.

-Hoca, hislerini anlıyorum. 
-Herkes ayni şeyleri hissederdi bu durumda. 
-Şimdi ne dersin, bu genç adam kendine bir tokat atsa kabul eder misin?

Hoca bununla tatmin olmaz, ısrar eder mahkeme yapılsın der.

Bunun üzerine kadı, genç adama 5 kuruş ceza verir ve gidip getirmesini söyleyip kürsüden iner.

Hoca, genç adamın dönmesini bekler. 

Bir saat geçer, iki saat geçer fakat genç adamdan ses seda yoktur. 
Mahkeme kapısının kapanmasına az kalmışken, Hoca kadının, en meşgul bir anında ensesine okkalı bir tokat atar ve ekler,

-Kusura bakma kadı efendi, daha fazla bekleyemeyeceğim. 
-Gelirse 5 kuruş sende kalsın !.

Eric Hoffer'e göre ŞEHİR HAYATI

Hoffer  şehir hayatı ile ilgili olarak şunları savunuyordu:
”Tarihte büyük eser yaratan kişiler hep büyük şehirlerde ortaya çıkmışlardır.
Yaratıcı kimseler köyde, ormanda , kırda , dağ başlarında ortaya çıkmıyorlardı.
Nasıl çıksınlar ki yabancı şeylerin hoş karşılanmadığı ortamlarda ne yaratılabilirdi ki ? 
İnsan şehirde insanlığını bulmuştur. 
Şehir olmaksızın insan da bir şey değildir.
Ancak ne var ki insanı kokuşturan , dejenere eden de bizzat şehirdir.
Eğer biz şehirlerimizi yaşayabilir ve  yaşanabilir kılmazsak bazı büyük ulusların ölümünü görebiliriz.”

Bilim ve sanat

Bilim ve sanat, bir kuşun iki kanadı gibidir. Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. 
Uçamayanlar ise tavuk olur.. "Tavuk toplum" önüne atılan bir avuç yemi 
gagalarken, arkadan yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz."



İbretlik.................


Bir annenin gözüyle.....


İmdaaat, ailem beni öldürüyor!

On altı yaşındaki biricik kızınız, bir doğum günü partisine gitmesine izin vermediğiniz için krize girip, evin bütün camlarını indirdikten sonra polisi arayıp, 'İmdaaaat! Ailem beni öldürüyooorrr!' ihbarı yapsa ne hissedersiniz? Gerçek olamaz gibi geliyor ama hafta sonu, bir arkadaşımın başına gelen aynen bu... Gece yarısından sabaha kadar polis polis, hastane hastane gezmek zorunda kaldılar anne-baba-çocuk. 
Oturdukları nezih sitede yer yerinden oynadı. Yüksek aidatlı mutlu aileler birliği derin yara aldı. Yakın akrabalar gözyaşına boğuldu. Anne, on yaş birden yaşlandı. Baba... Olayda en perişan olan kişi; kızının artık onu sevmeyeceğinden korkuyor! Korkmak ne kelime, tir tir titriyor. Acı çekiyor. Büyük bir acı...

SON MODEL KIZ BABALARI


Şimdiki babalar kızlarına aşık. Haklılar. Belki de hayatlarına giren en güzel, en havalı, en fettan kız o... Bir zamanlar reddedildikleri ilk aşklarından bile daha güzel... 'O'nun en sevdiği, en bağlı olduğu erkek olmak bambaşka elbette... 'Aşk' bu işte! Fakat ergen yasaları devreye girdiğinde tüm devreler yanıyor. Bir bakıyorsunuz,  biricik prensesiniz sizden nefret ediyor! Aşkın yıkamayacağı hale gelene kadar akla karayı seçmiş, sapasağlam ayakta durmuş... Fakat prensesinden yediği yeniyetme tekmeleriyle nakavt olmuş nice kapı gibi baba var... Yüzlerindeki derin kederden tanıyabilirsiniz onları... Kızlar, kalp kırmaya babalarından başlarlar... Usul öyledir; onların acısı, bizim zaferimizdir. .. 
Biz gene, altı üstü 'çocuk'tuk. Şimdikiler resmen, 'dünyayı kurtaran adam/kadın' namzeti... Şimdiki zaman ebeveynlerinin yediği kazık daha büyük o yüzden. Çünkü hepsi, 'numune' birer çocuk yetiştirdiklerinden emin. Dünya onların çocuğunun etrafında dönüyor. 

PATRON ÇOCUK - İŞÇİ AİLE

Biz büyürken 'Ben annem gibi olmayacağım' modası vardı. Bir gün annem bulaşık yıkarken, mutfak tezgahına zıplayıp oturdum ve o iğrenç ergen alaycılığımla, 'Biliyor musun, ben senin gibi bulaşık yıkayarak geçirmeyeceğim hayatımı' dedim. O kadar alındı ki annem... Dolan gözlerini göstermemeye çalışarak, 'Kötü bir şey değil ki yaptığım' diyebildi... Üstünde durmadım, çünkü ben de kötü bir şey söylediğimi düşünmüyordum... Zamanın ruhu öyleydi. 
Özgürlüğe aç neslimiz büyüdü, evlendi, üredi ve 'şimdiki zaman ebeveynleri' kolonisini kurdu işte; 'Ben annem/babam gibi olmayacağım' ebeveynleri. .. Çocuklarını, bütçelerini kat kat aşan okullara göndermek uğruna; yüksek limitli kredi kartları karşılığında hayatlarını ipotek ettiren... Çareyi, çocukları aracılığıyla sınıf atlamakta gören anne-babalar. Olmak istedikleri kişiyi yetiştirmeye yeminli çiftler...
Evlatlarını hayata 'avantajlı' hazırlamak ve mutlu etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Sonsuz sevgi ve samimiyetle, üzerine titriyorlar. İyi anne-baba olmak için bütün hünerlerini sergiliyor, yetmediği yerde tereddüt etmeden kendilerini aşıyorlar. Çocuğun isteklerini beş yıldızlısından karşılamak birincil görevleri ve bunu, can-ı gönülden yapıyorlar. Biricikleri; sevildiğinden, güvende olduğundan, ailesinin her daim arkasında olduğundan emin bir şekilde büyüyor. Ama ergenlik gelip çattığında; şirret bir 'patron'a dönüşüyor o çocuk! İstekleri aksatıldığında ya da 'bütçe'den bahsedildiğinde ortaya çıkan 'cadaloz'un karşısında ezilip büzülüyor anne-baba. 
Kendi başına barınabilecek ya da karnını doyurabilecek durumda olmayan, ebeveynlerinin imkan ve hizmetlerine muhtaç, yeniyetme bir patron! Ve ona her şey dahil hizmet/eğlence sunmakla görevli, zavallı ailesi...

YARIN NE OLACAK? 

En fenası da; bu numune çocukların, popüler olmayan hiçbir şeyi kendilerine layık bulmamaları.. . Kılık kıyafetten gidilen mekanlara/kurslara/ tatillere, alınan cep telefonundan bilgisayara, bikiniye kadar böyle... Onlar, her şeyin en iyisini hak ettiğine inandırılarak yetiştiriliyorlarsa. .. Suç kimde? Peki, yarın mezun olduklarında; hangi iş, hangi ofis, hangi maaş, hangi aşk, hangi hayat kesecek onları? Beş yıldızlı çocukluktan sonra adım atacakları gerçek dünya yetecek mi bu biriciklere? 
'Böyle bir dünyaya çocuk getirmek' tartışması mazide kaldı sonuç olarak, sevgili okuyucu. 'Bu dünyanın tozunu atacak bir çocuk yetiştirebilecek miyim?' derdine düştü artık ebeveynler. Fakat ilkel ergenlik dürtüleri bütün planlarını bozuyor. Çünkü bir ergenin, tüm zamanlardaki tek isteği; ailesinden kurtulmak! Yasalar böyle... 

yamyam fareler

ESKİDEN GEMİLERDEKİ FARELERİ YOK ETMEK İÇİN İNGİLİZ GEMİLERİNDE UYGULANAN BİR METODDUR. 
BİR TANE FAREYI CANLI OLARAK YAKALAYIP  BOŞ BİR TENEKEYE KOYARLAR VE GÜNLERCE AÇ BIRAKIRLAR. 
SONRA BİRGÜN YAKALADIKLARI KÜÇÜK BİR FAREYİ BU FARENİN YANINA KOYARLAR. GÜNLERCE AÇ KALMIŞ OLAN FARE BU FAREYİ YER. SONRA BİR DAHA BİR DAHA DERKEN YAMYAM BİR FARE ELDE EDERLER. 
BU FARE ARTIK İYİCE DE SEMİRMİŞ VE KUVVETLENMİŞ OLUR. 
SONRA BU FAREYİ GEMİNİN İÇİNE SALARLAR ŞİMDİ ORTADA TEBDİL KIYAFET GEZEN GÜÇLÜ KUVVETLİ BİR YAMYAM FARE VARDIR VE BU FARE RAHATLIKLA DİĞER FARELERİN YANINA SOKULUR VE YAKALADIĞINI YER.  
BÖYLECE GEMİ FARELERDEN TEMİZLENİR. 
BİR NESLİ YOK ETMEK İÇİN UYGULADIKLARI BU METODU, ŞİMDİ İÇİMİZE EĞİTİLMİŞ, SEMİRİLMİŞ, BEYNİ YIKANMIŞ, YAMYAM FARELER SOKULARAK, BİZİ DE YOK ETMEK İÇİN KULLANIYORLAR. 
ŞiMDİ ARAMIZDAKİ BU YAMYAM FARELERE DİKKAT.  AKLINI KULLAN YEDİRTME KENDİNİ...

Araştırma Sonuçları

Kadınlar üzerinde yapılan bir araştırmada :


Bir kadın bütün gece eve gelmemiş.
Ertesi sabah kocasına, gece bir arkadaşında kaldığını söylemiş.

Kocası, karısının en yakın 10 arkadaşını aramış ve
hiçbiri karısının kendisinde kaldığını onaylamamış.

Erkekler üzerinde yapılan bir araştırmada :

Bir adam bütün gece eve gelmemiş.
Ertesi sabah karısına, gece bir arkadaşında kaldığını söylemiş.
Karısı, kocasının en yakın 10 arkadaşını aramış ve
5 tanesi kocasının kendisinde kaldığını onaylamış
diğer 5 tanesi ise kocasının hala kendisiyle birlikte olduğunu iddia etmiş.

 

Aşık Olabilirsin

Tam göğsünün ortasında bir yerin acıyacak…Evinin seni içine sığdıramayacak kad…ar dar olduğunu fark edeceksin… Sokağa fırlayacaksın…Sokaklar da dar gelecek…Tıpkı vücudunun yüreğine dar geldiği gibi… Ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü…Kendini taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan …da kaybolacak kadar küçüleceksin.. Birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan…”Önemli olan sağlık.”

“Yaşamak güzel.” “Boş ver, her şey unutulur.”Sen hiçbirini duymayacaksın… Göz yaşlarından etrafı göremez hale geleceksin… Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok seveceksin…

Hep ondan bahsetmek isteyeceksin…”Ölüme çare bulundu” ya da “Yarın kıyamet kopacakmış” deselerbaşını kaldırıp Ne dedin?” diye sormayacaksın…Yalnız kalmak isteyeceksin…Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak… İkisi de yetmeyecek…

Geçmişi düşüneceksin…Neredeyse dakika dakika…Ama kötüleri atlayarak…Onunla geçtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin… Gittiğin yerlere gitmek… Bu sana hiç iyi gelmeyecek…Ama bile bile yapacaksın… Biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksın… Aslında kurtulmak istediğin halde, o acıyı yaşamak için direneceksin… Hayatının geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin….Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin… Herkesi ona benzetip…Kimseyi onun yerine koyamayacaksın…Hiçbir şey oyalamayacak seni…İlaçlara sığınacaksın… Birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu unutturmayan.Sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren… Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek…

Boğazın düğümlenecek, dinleyemeyeceksin…Uyumak zor, uyanmak kolay olacak… Sabahı iple çekeceksin…Bazen de “Hiç güneş doğmasa” diyeceksin…Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler… Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin…Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çıkana sarılmak isteyeceksin.

Nafile…Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek…Rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istediğin… Her sıçrayarak uyandığında onun adını söylediğini fark edeceksin… Telefonun çalmasını bekleyeceksin… Aramayacağını bile bile…Her çaldığında yüreğin ağzına gelecek…Ağlamaklı konuşacaksın arayanlarla… Yüreğin burkulacak…Canın yanacak…Bir daha sevmemeye yemin edeceksin… Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden…Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksın…

Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğin için kendinden nefret edeceksin… Yaşadığın şehri terk etmek isteyeceksin…Onunla hiçbir anının olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek… Ama bir umut…Onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu…Bu umut seni gitmekten alıkoyacak… Gel gitler içinde yaşayacaksın…Buna yaşamak denirse…

Razı mısın bütün bunlara…? Hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye…? O halde aşık olabilirsin …

 

14 Ekim 2010 Perşembe

DOĞRU SÖZE NE DENİR....................

Haliyle panik halindesiniz...
"Nasıl anlarız?
Genetiği değiştirilmiş organizma yemekten nasıl kurtuluruz?" filan.
Şöyle...
Annaneniz öpülesi elleri parçalanırcasına, ovalaya ovalaya tarhana yaparken, siz,
"Aman annane be, boş versene" deyip, marketten hazır çorba alıyordunuz ya...
Annane rahmetli oldu ve siz, o tarhananın tarifini annaneden alıp, bir kenara yazmadınız ya...
İşte o nedenle, siz, genetiği değiştirilmiş organizma yemekten kurtulamazsınız
maalesef.
Ne verirlerse...
Onu yiyeceksiniz.
Kız evlat yetiştiriyorsunuz, en iyi okullara gönderiyorsunuz...
Piyano çalıyor, İngilizce konuşuyor, Grammy alanları tek tek biliyor.
Bilmeli... Ama alt tarafı limon, şeker ve su kullanıp, limonata yapmasını bilmiyor! Yoğurdu çırpıp, ayran yapamıyor, ayran...
İşte o nedenle, kızınız, genetiği değiştirilmiş meşrubat içmeye mahkûm maalesef... Torunlarınız da.
Zahmet edip sütlaç yapmadığınız için, kek yapmaya üşendiğiniz için...
İçinde ne olduğunu bilmediğiniz gofretleri, mısır patlaklarını kemiriyor sizin oğlan!
Hamur tutmayı, şöyle mis gibi ıspanaklı bi börek yapıp, çantasına koymayı bilmediğiniz için, hamburger bağımlısı oldu.
Tahin-pekmezi "köylü işi", vıcık vıcık yağ fışkıran kremaları
"modernite" sandığınız için, daha 10 yaşında ayıya döndü, yuvarlana yuvarlana yürüyor, tıkanıyor, merdiven çıkamıyor.
 Size zor geliyor ama, zor mu evde yoğurt yapmak?
İstanbul'un güneşi müsait değil, anlarım, zor mudur İzmir'de,
Antalya'da, Adana'da evde salça yapmak?
Şikâyet edip duruyorsun, içine katkı maddesi konuyor, zorla beyazlatılıyor diye...
İster tam buğday unundan, ister çavdardan, hakikaten zor mudur evde ekmek yapmak? Bütün ailen kabız...
Tonla para verip, abuk sabuk ambalajlı-meyveli saçmalıklardan medet umacağına, niye öğrenmiyorsun kabak tatlısı yapmayı?
Güya, çoluğunu çocuğunu düşünüyorsun, taze taze yesinler diye, pazara gidiyorsun...
Eğri büğrü biberlere, doğal olduğu için tuttuğunda ezilen domateslere ağız burun kıvırıyorsun, hormonlu, tornadan çıkmış gibilerini alıyorsun...
Ne işe yaradı senin pazara gitmen?
Kocanız da, bu satırları okuyup, size akıl verecek şimdi... Söyleyin ona, ukalalık etmesin, götürün aktara, hatmi çiçeğiyle zencefili
birbirinden ayırt etsin, ondan sonra konuşsun!
Enginar, börülce, radika, cibes pişirmekten haberin yok; gazetelerin tiraj almak için kıçından uydurduğu kıçımın uzmanlarından fıldır fıldır brokoli tarifleri öğreniyorsun...
Brüksel lahanası yiyerek mi AB'ye gireceğini sanıyorsun?
Çin'den bal getiriyorlar mesela...
Taaa Arjantin'den, Meksika'dan bal getiriyorlar.
Neymiş efendim, içinde genetiği değiştirilmiş organizma olabilirmiş falan...
İçinde tavuk ibiği, maymun kulağı olmadığına şükredin!
Ben iddia ediyorum...
Kaşla göz arasında frankeştayn ürünlere kapıları açan arkadaşlarla,
Amerikan çiftçilerinin avukatı profesörlerimiz, sırf karakovan balına
sahip çıksa, Şemdinli'de, Pervari'de terör bile azalır, terör bile
Uzatmayayım.
Mutfak genetiğimizi kaybettik biz.
Elin adamı, mısırdan, soyadan, domatesten önce beynimizin DNA'sına değiştirdi!
Hurrraaa diye köyden kente göçerken, dışarda tıkınmayı şehirleşme zannettik.
Ambalajlı ürün tüketmeyi, zenginleşme zannettik.
Dolayısıyla, ya kafayı değiştirip, özümüze döneceğiz... Ya da neverirlerse onu yiyeceğiz.

Tabii ki yersinizzzz ???